Gerçek çok acı olduğu için, yüzüne direk bakamıyoruz. Sanat bizi sarıp sarmalasın istiyoruz; gerçeği o anlatsın bize, ama okşayarak, ama severek, ama inandırarak. Direk bakmayı alışkanlık haline getirebilene ise saldırıyoruz, yok etmeye çalışıyoruz, susturuyoruz. Bu hep böyle sürüp gidecek, çoğu insan direk bakmaya hiçbir zaman ama hiçbir zaman enerjisini harcamayacak. Direk bakabilene yıkılacak tüm sorumluluk, direk bakamayanın gözlerini boyama, onu pamuklara sarıp sarmalama, hatta belki de onu yönetme sorumluluğu. Bazen “Niye beni yönetmedin?” diye atlayacaklar boynunuza, bazen de “Niye beni yönetirken bunu bana hissettirdin?” diye. Bazen o en ünlü sarışının oyununu yarattığınız için size çekilecekler, kendi üstünlüklerine olan inançlarını kanıtlayabilecekleri için. O en ünlü sarışının maskesini çıkarıp attığınızda ise hem çok şaşıracaklar, hem de değişmeyecekler; başka bir oyunbaz arayacaklar.
Hayatınız bir oyunla, taşlanmaktan, boynunuzdan kan sızmasından ve suretinizin çamaşır suyuyla silip yıkanmasından kaçmakla geçecek. Arada bir zakkum kokuları içersinde, tarçınlar havada uçuşurken, altın, mavi ve mor tüller içersinde neşeyle dönerken buluvereceksiniz kendinizi. O anı tüm gücünüzle kucaklamaya çalışacaksınız, lütfen olsun, lütfen başarayım, bu bir rüyaysa lütfen uyanmayayım diye dört döneceksiniz, kafanızın içinde arzunun birkaç perde altı, yalvarmanın birkaç perde üstü bir tonla kendi sesiniz yankılanacak. Sonunuzun kiminkine benzeyeceği asla bilinmeyecek; sonunuzun ne olacağı da: Hypatia mı, Theodora mı yoksa isimsiz bir cadı mı…
